Dünyaya Fırlatılan İnsanın Anlam Arayışı

Dünyaya Fırlatılan İnsanın Anlam Arayışı

Kendimizi Bulmamızın yolunu etkileyen iki faktörle dünyaya geliyoruz. Genler ve kültür/gelenekler… Yani Kendimizi Bulmamızın alt ve üst sınırlarını bunlar belirliyor. Binlerce yıllık ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz genlerin ve bize küçükken dayatılan geleneklerin( din, siyasi görüş vs.) oluşturduğu bir bütünden ibaret oluyoruz.Ailemiz kimi destekliyorsa bizim onu desteklememiz gerekiyor. Ailemiz hangi dine/mezhebe inanıyorsa bizde ona inanmak zorunda oluyoruz. Hayatımızda olan diğer şeylerde doğduğumuzda çevremizde ne görüyorsak bunların içimizde var olmasından ibaret oluyor. Ailemiz milliyetçiyse milliyetçi, solcuysa solcu, sağcıysa sağcı, muhafazakarsa muhafazakar, dindarsa dindar oluyoruz… Çocukken belli bir yaşa kadar ailemizin inandığı değerler altında yaşamamız gerekiyor.

Zaman geçerken bizde büyüyoruz ve bu dönemlerde kendimizde de birtakım hastalıklar* görülmeye başlıyor. Bu dönemlerde ailemizin inandığı değerlerin dışına pek fazla çıkamıyoruz çünkü onlar zamanla kökleşiyorlar ve değiştirilemez hale geliyorlar, zaten çıkmaya çalışsak bile toplumun tepkisi ile karşılaşınca vazgeçmek zorunda kalıyoruz. Yine bu dönemde hastalanan ve ölen insanlar ailemizde ve çevremizde görülmeye başlıyor, daha doğrusu bu durumu biz zamanla yani büyüdükçe fark etmeye başlıyoruz. Kendi edindiğimiz tecrübeler neticesinde hasta insanlara tavsiye veriyoruz. Ama birçok kişi bunu dinlemiyor ve biz onların sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Yıllar geçerken bizde yaşlanıyoruz ve bu sefer bizde de hastalıklar yoğunlaşmaya başlıyor ve ölüme doğru yol alıyoruz.

Birçoğumuz istemediğimiz okulu, istemediğimiz işi, istemediğimiz eşi seçiyoruz yani bize dayatılan bir hayatı yaşıyoruz! Çoğu zaman bunun bize dayatıldığının farkına bile varmıyoruz ya da varmak istemiyoruz. Bir fakülteyi seçerken ne kadar özgür(!) irademizle yapıyoruz bunu? Bize küçükken enjekte edilen öğütlerin ve sürekli olarak toplumun bizim yerimize seçim yapmasının hiç mi rolü olmuyor?Bu hayat döngüsünde bir gariplik yok mu? Biz bu döngünün neresindeyiz? Doğduğumuzda hazır bulduğumuz rolleri oynamaktan mı ibaretiz? Aslında benzer yerlerde doğduğumuz için- bölge bölge düşünelim bunu- aynı kişiler oluyoruz yani binlerce , milyonlarca aynı görüş , aynı hayat felsefesi! Benim gelmek istediğim nokta tahmin edebileceğiniz gibi “Kendini bil!” , ” Kendini bul! “ ilkelerinde gizli…(Sokrates: ” Kendini bil! “ dememiş miydi?)

Alex Andreyev’in Anlam Dolu Sürrealist Çizimleri

Distopik sürrealist Alex Andreyev‘in” İnsanların gözlerini açması bazen çok acı verici olabilir” resmini gördükten sonra bu yazıyı yazma düşüncesi doğdu içime. Kontrolümüzün çok az olduğu bir dünyaya geliyoruz. Ve geldiğimiz bu dünyada ne varsa onları şiddetle, gerekirse ölmek uğruna savunmaya başlıyoruz: Din, milliyet ve bunların daha kapsamlı bir ifadesi olarak gelenekler… Çocukluk yaşlarından çıktığımız , yeni şeyler keşfedebileceğimiz yaşlarda yapıyoruz bunları… Geldiğimiz dünyadaki geleneklere sımsıkı sarılıp benliğimizle bütünleştiriyoruz onları. Evet bana göre bilmediğimiz ve bize dayatılan kalıplar içinde yaşamamız (AlexAndreev in dediği gibi insanların gözlerini açması…) acı verici ama çoğumuz bu durumun farkına bile varamıyoruz. Bana göre bu durum psikolojimize olumsuz olarak yani doyumsuz bir hayat olarak yansıyor! Eğer bunları aşmak istiyorsak birtakım durumların üstesinden gelmemiz gerekiyor. Ne olabilir bunlar?

Yeni Bir Ben

Kendimizi keşfetme süresince neleri hayatımıza dahil edersek bize dayatılan şeylerin dışına çıkmış yeni bir ” ben “ kavramı yaratabiliriz? Sanırım bunu her kişi kendine göre düşünüp, kendisi karar verirse daha iyi olur. Basitçe bir şeyler söylemek gerekirse ” oku, gez , dinle , eğlen, izle, öğren!” 🙂  Bu etkinlikler kendimizi keşfetme sürecinin bir parçası olmalı yani bu yaptığımız etkinlikler hayatımıza yeni farkındalıklar, yeni anlam katmalı. Böyle yapmazsak bu etkinlikler zaman kaybetmekten başka neye yarar ki? Charles Darwin‘ in ifade ettiği :  “Hayatının bir dakikasını boşa harcamaya cüret edebilen biri, hayatın değerini anlamamıştır.” bu sözü zaman kavramı açısından tekrar bir kez daha düşünmek iyi olacak sanırım. Bu noktada mutsuz olmamızın nedenlerinden birini söylemek istiyorum. Bana göre istediğimiz hayatla , yaşadığımız hayatın paralel olmaması ve bu durumu değiştirmek için hiç çabalamamız yani tembelliğimiz. Evet , bana göre mutsuzluğumuzun en büyük nedeni tembellik! Şu noktada önemli… Kendimize bu dünyada çok fazla önem atfetmemiz ve kendimizi dünyanın merkezinde görmemizde psikolojimizin bozulmasını etkileyen nedenler arasında olabilir. Bu arada size göre “hayat nedir?” düşünmenizi isteyeceğim. Bir süre düşünmenizi bekleyeceğim…

İçimizdeki Çocuk

Aslında birçoğumuz daha önce bu konuda düşünmüşüzdür eminim. Birçok filozof bu konuda düşünmüş ve bazı sonuçlara varmışlar. Mesela hayat dediğimizde Albert Camus‘ un aklına “anlamsızlık” , Schopenhauer’un “acı” , Nietzsche’nin”güç isteği” ,  Epiktetos‘un”mutluluğa ulaşma” geliyordu. Bu kavramlar üzerine düşününce bende kendime göre yeni bir tanım yaptım.Bana göre hayat dediğin ; ” Anlamsızlıklar içinde acı çekerken mutlu olma  gücünü bulma sanatıdır!” Evet hayatta acı, hüzün, anlam/anlamsızlık, mutluluk ve pek çok duygu var. Peki ya zorluk? Zorluk yok muydu ? Bence biraz var… Büyük kısmı daha çok toplumun dünyayı algılayış biçiminin rüzgarına kapılmamızdan kaynaklanıyor.

Yıllar önce zorluk kavramı ile ilgili bir söz yazmıştım ve bugün bu söze hala yürekten inanıyorum.” Zor diye bir şey yoktu. Zor kelimesi insanların geçmişlerini unutup gelecekten korkmaları sonucu doğmuş bir önyargıydı aslında!” Bu tanıma bakarsak, geçmişimizde yaptıklarımız neler olabilir? Mesela yürümeyi öğrenmek, yemek yemeyi öğrenmek , bisiklete binmek vb. bunlar olabilir mi? Evet farkındayım bunlar zaten olacak şeylerdi ve bugün yapılacak şeylere göre çok fazla karmaşık ya da zor(!) değildi. Gerçekten emin miyiz yürümeyi öğrenmenin karmaşık ya da zor(!) bir süreç olmadığına? Tekrar düşünmenizi istiyorum…O “içimizdeki çocuk“tu bunları başaran. Peki biz ne yaptık içimizdeki çocuğa? Sanırım onu öldürüp gömdük o yüzden yeni şeyleri öğrenmek için tembelliğin hapishanesinden çıkamıyoruz! Lütfen içimizdeki çocuğu öldürmeyelim , o bizim gelecek yaşantımızı şekillendirmede yani ” KENDİMİZİ BUL”mamızda büyük rol oynanacak. “İçimizdeki çocuk” yaşıyor mu, düşünmenizi istiyorum…

Her Mutsuzluğun Ötesinde Yine Yaşam Bekler

Burada bir de Dostoyevski‘ye kulak vermenizi istiyorum.”Her mutsuzluğun ötesinde yine yaşam bekler… Ama insana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak!… Yoksa hangi balık boğmuş kendini; Hangi serçe atlamış damdan…!” Ve Saffet Murat Tura‘nın sözünü paylaştıktan sonra birkaç cümle daha kurup bitirmek istiyorum. Diyor ki:”… Doğduğumuzda hazır bulduğumuz rolleri üstlenerek oyunu sürdürmeye devam ediyoruz. Neden ? Anne ve babalarımızın korku ve umudu yüzünden, daha doğrusu bunun için yetiştirildiğimizden… Yaşadığımız hayatın doyumlu olabilmesi , istediklerimizin hayatımızla uyumlu olabilmesiyle yakından ilişkili. Bu da oyunu değiştirmekle mümkün.”

Akılcıl, iradeli, sevgi dolu, mantıklı, tutarlı , doyumlu bir hayat için üç düşünürün ismini verip bitireceğim. Bilimsel düşünebilmek için Karl Popper’ in “eleştirel akılcılık“yöntemini ; tutarlı, mantıklı bir hayat için “AynRandın önerdiği “İhtiyacımız olan şey Felsefe” düşüncesini ; mutlu,doyumlu ve sevgi dolu bir hayat için ErichFromm‘ un”sevme sanatı**nı öğrenebiliriz.

Umarım bu yazı sizin hayatınızı rahatsız eder ve hep birlikte doyumlu , tutarlı , sevgi dolu, mantıklı, iradeli , akılcıl bir hayata ulaşmak için tembellik zincirlerini kırıp ” KENDIMIZI BUL”ma yolunda adım atmaya başlarız. Sevgi ve saygılarımla… Sağlıcakla kalın…

*Burada sağlık tanımı olarak DSÖ yü kullandığımı belirtmek istiyorum yani sağlık, sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil kişinin bedenen ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir.

**Fromm a göre sevme bir sanattır. Sevme ‘nin doyumlu olabilmesi için dört faktör önemli: İlgi, sorumluluk, saygı, bilgi.
Not:Bu yazı bana AlexAndreev’i gösterip elime kalemi almamı sağlayan “Şirine”ye ithaf edilmiştir…

04.08.2016

Hazırlayan: Çağrı Özpolat


Çağlayan Taybaş

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Moleküler Biyoloji ve Genetik mezunuyum. Şu an Johnson & Johnson'a bağlı olarak Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesinde klinik araştırma koordinatörü olarak çalışıyorum. Ayrıca İstanbul Üniversitesi'nde ekonomi (açık öğretim) okuyorum. Lisans hayatım boyunca laboratuvarın yanında bilim yazarlığı, programlama, ney ve satranç ile uğraştım. Mezun olduktan sonra askere gitmeden önce sinirbilim.org'u kurdum. Şu an iş hayatım çok yoğun olduğu için eskisi gibi yazamıyorum. Yine iyi idare ettiğimizi düşünüyorum. Bana herhangi bir soru sormak isteyen varsa c.taybas@gmail.com'a mail atabilirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.