Kendinizi Keşfetme Yolculuğunuzda Farkındalık Neden Önemlidir?

Karşınıza geçsem ve size ‘bir tehlike karşısında kendinizi nasıl savunurdunuz?’ diye sorsaydım sahi nasıl cevap verirdiniz? Kalıp o tehlikeyi ortadan kaldırmaya mı yoksa o tehlikeden olabildiğince uzaklaşmaya mı çalışırdınız? Kimimiz kalıp ‘korkusuzca’ savaşmayı tercih ederken, elbette bir kısmımız kaçıp gitmek isteyecektir. Fakat günümüzde kutsanmış ‘korkusuzluk’ kavramı, kaçmayı tercih edenlerin toplum tarafından güçsüz olarak damgalanmasına sebep olacağından kalıp savaşmak istemeyenlerimiz de bu sınırları belirlenmiş oyun içinde savaşmak için kendini zorlayacaktır.

Gerçekten bize ‘tehlike’ olarak öğretilen durumlara karşı savaşmak bir güç göstergesi midir?

Savaş kelimesinin devletlerin siyasal ilişkilerini keserek silahlar ile birbirlerine karşı mücadele girişimi şeklinde tanımlayacağımız politik anlamı vardır. İkinci bir anlam olarak savaş kelimesi uğraşma, kavga ya da mücadele olarak TDK tarafından tanımlanmıştır. Bizlerin de gözümüzü açtığımız andan ölene kadar kendimiz ve çevremiz ile bitmeyen savaşımızın kazananı kim, bunu düşüneceğiz.

Ebeveynlerimizden Öğrendiklerimiz Bizi Nasıl Yönlendiriyor?

Savaş kavramı bizlere tam bir ambivalans duygu şeklinde kusursuz (!) olarak ebeveynlerimiz tarafından aktarılmaktadır. Yani savaş kavramı bizim için hem çok kötü anlamlar taşımakta hem de çok iyi anlamlar barındırmaktadır. Bu kavram karmaşası bizim birçok konuda kendimiz ve çevremiz ile savaşımızın da başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

Ebeveynlerimiz bir yandan ‘kavga etmeyin evladım, neden inatlaşıyorsun, yarısını da kardeşe ver, beraberce oynayın bakalım, arkadaşa vurulur mu hiç?’ nasihatleri ile toplum normlarınca kabul gören davranışların yapılanmasını desteklerken, yine aynı toplumun beklentilerinden olan ‘Pes etme sakın yavrum! Tuttuğunu koparan biri ol! Kararını ver ve yolunda kararlı bir şekilde ilerle! Hiçbir şeyden korkma!’ Birçok konuda başarılı olmak için savaşmayı, pes etmemeyi öğrettiler. Bize güçlü olmayı ‘hayalimiz’ olan şeyler için vazgeçmeden savaşmayı öğrettiler.

Savaşmak!

Evet tam olarak bu kelime bize ailelerimiz tarafından olumlu bir davranış gibi iliklerimize kadar işlendi.  Savaş! Sakın pes etme! Çınladı durdu kulağımızda. Biz dışarıdaki dünyaya gücümüzü göstermek için savaşa dururken, uzaklaştığımız benliğimiz ise gittikçe ruhsuzlaşıp, su verilmemiş bir çiçek gibi solmaya, içten içe çürümeye başlamıştır bile. Bu savaşma kavramı o kadar işlenmiştir ki zihinlere her okuduğumuzu, her duyduğumuzu bu bilgi koduyla anlamaya başlamışızdır. Örneğin, evrim süreci ile ilgili kulaktan dolma bilgiye sahip herhangi bir kişiye ‘Evrim Nedir?’ diye soracak olsak bize muhtemelen, yine savaşçının gücünü zihnimize kodlayacak olan ‘güçlü olan hayatta kalır’ şeklindeki cevabını verecektir. Fakat bu genel kanının aksine evrim bize ‘uyum sağlayanın’ hayatta kalacağını söylemektedir. Demek istediği kısaca bir çevre var bir de sende var olanlar var. Sen elinde var olanlarla çevreye uyum sağlayabildiğin kadar varsın. Sende var olanı adapte edebildiğin kadar varsın. Biz ise ‘savaş’ bilgimizle ile tüm durumlarımızı yorumlamaya çalışıyoruz.

Aslanlar ve Kaplumbağalar

Hayatın içinde savaşı düşündüğümde aklıma hep aslanlar ve kaplumbağalar gelir. Aslan gibi yırtıcı hayvanlar tehlike olarak gördükleri her durum için, bu diğer erkek aslanlara güç gösterisinde bulunmak da dâhil savaşırken, kaplumbağalar ise tehlike karşısında kabuklarına çekilirler.

Peki, hangi davranış doğru? Ya da her ikisi de mi yanlış? Ya da doğru ve yanlış diye bir şey yok, sadece koşullar ve bu koşullara verilecek doğru tepkiler mi var?

Aslana olmayan kabuğuna çekilmeyi öğretmek ile kaplumbağaya tehlike karşısında savaşmayı öğretmek bize muhtemelen farklı bir sonuç vermeyecektir. Her iki durumda da var olan potansiyellerini göz ardı etmenin sonucunda yaşanacak bir hüsran var. Ama neyse ki hayvanlar bizler gibi değiller de kendi potansiyellerinin sonuna kadar hakkını veriyorlar. Bu yüzden en güçsüz (!) diyeceğimiz hayvanlar bile milyonlarca yıldır adaptasyonlarını sağlayarak hala varlıklarını devam ettirebiliyorlarken, bizler düşük benlik farkındalığı yüzünden kendi varlığımıza son verecek gibi duruyoruz.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta kendi farkındalığımıza ulaşıp aslanlardan mı kaplumbağalardan mıyız farkına varmak. Bakınız ‘karar vermek’ demiyorum çünkü muhtemelen çoğumuz adının ‘heybetinden’ olsa gerek bize ‘güçlü’ olarak öğretilen gruba dâhil olmak için kendi potansiyellerimizi ayaklar altına almayı tercih edeceğiz.

Psikoterapinin Hedefi: Farkındalık

Psikoterapilerin en temel hedefi ‘farkındalığın arttırılmasıdır’ Çünkü birçoğumuz ihtiyaçlarımızın, potansiyellerimizin farkına varmadan hayat serüvenimizi tamamlarken bir sürü pişmanlığı da beraberimizde götürmek zorunda kalıyoruz. Biz gerçekten kimiz? Farkındalık işte bu aşamada çok kritiktir. Bunun farkına varmak varoluşumuzun da anlamına varmamızı sağlayacaktır. Kim bilir belki bunun adı ‘özgürlük’ tür.

Bilindiği gibi günümüzde birçok psikolojik rahatsızlığın altında yatan ana sebeplerden biri de düşük farkındalıktır. Psikoterapilerin de ilk hedefleri arasında kişinin farkındalığını arttırmak yatar. Kendi küçük dünyamdan klasikleşmiş doğu- batı karşılaştırmasını yaptığımda benim gördüğüm daha çok kendini tanıyan ve tanımakla kalmayıp kendi istediği her neyse onun ardında gitme cesareti gösteren bireylerin batı toplumunda sayıca fazla olmasıdır. Yani sevdiğin, yapmaktan keyif aldığın şeylere kıymet vermek, onlara emek verip gelişimini sağlamak, emekleriyle yeteneklerini büyütebilen insanların sayıca fazla olması toplumun şekillenmesine de büyük oranda katkı sağlamakta.

Farkındalık Potansiyelinize Ulaşmanıza Yardımcı Olabilir

Ülkemizde yapılan çalışmalarda üniversite seviyesindeki öğrencilerin karamsarlık, yapılanlardan zevk alamama, mutsuzluk ve gelecek kaygısı gibi güçlükler yaşadıkları sonuçlarına ulaşılmıştır. Şunu kendimize sormamız gerekiyor, ‘ben gerçekten kendi potansiyelimin farkında mıyım? Kendime kaldırabileceğimden çok fazlasını mı yüklüyorum, yoksa potansiyelimin çok altında mıyım?

Bu farkındalıklar için herkesin yaşam koşullarına, kişilik özelliklerine bağlı olarak farklı birçok yol bulmak mümkün. Son birkaç yıldır benim için bu farkındalığımın artmasında önemsediğim bir ayrıntı var. İlgilendiğim konuların (meslek seçimi, hobiler, seçtiğimiz kitaplar vs. hayatımıza dahil olan her şey) geçici bir heves mi yoksa gerçekten benim ilgim ya da yeteneğimden kaynaklı olması ayrımına şu şekilde varmaya çalışıyorum; o konuya harcadığım mesainin sonunda yaşadığım tatmin duygusuna odaklanıyorum. İnanılmaz yorucu saatler geçirmiş olmanıza rağmen, duygusal olarak hâlâ kendinizi iyi hissediyorsanız bu sizin için bir ipucu olabilir. Bunun yanında kısacık bir vaktin bile sizin için tahammül edilemez olması, yapmak zorunda olduğunuz şeyleri düşünelim. Yaptığınız işlerin toplum tarafından sınıflandırılmış büyük/küçük, önemli/önemsiz yaftalarına aldırış etmeden onları besleyip, büyütelim. Yolun sonunda bizi bekleyen güzel duygular var.

Farkındalık Kendi Kendini Gözlemlemek ile Başlar

Birey kendini gözlemeye başlamasıyla, aslında kendi farkındalık sürecini de başlatmış olmaktadır. Kişi yapabileceklerinin farkında olmaya başladığında ise bu doğrultuda çalışmalar içine girmeye başlayacaktır.

Ryff’ın psikolojik iyi oluş modeline baktığımızda altı boyutu görmekteyiz; yaşam amacı, özerklik, bireysel gelişim, çevresel hâkimiyet, diğerleriyle olumlu ilişkiler, öz kabuldür. Bunlardan ‘öz kabul, kişinin kendini olumlu algılamasını, olumlu ve olumsuz bütün özellikleriyle kendini kabul etmesi’ şeklinde tanımlanmıştır. Kendimizi parçalara ayırıp, gücümüzü tüketmek yerine tüm yönlerimizin bizim bir parçamız olduğunu ve hepsinin toplamının BEN ettiğini kabul ettiğimizde ruhumuzu da özgür bırakmış olacağız.

Hazırlayan: Reyyan Tekin

Kaynaklar

Ülev, E. (2014). Üniversite öğrencilerinde bilinçli farkındalık düzeyi ile stresle başa çıkma tarzının depresyon, kaygı ve stres belirtileriyle ilişkisi.

Bilgin, 2000; Gizir, 2005; Türküm, Kızıltaş ve Sarıyer, 2004; Yeşilyaprak, 1986).

Demirci, İ., & Şar, A. H. (2017). Kendini bilme ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin incelenmesi. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi6(5), 2710-2728.

Brown, K. W., Ryan, R. M., & Creswell, J. D. (2007). Mindfulness: Theoretical foundations and evidence for its salutary effects. Psychological inquiry18(4), 211-237.

Ryff, C. D., & Singer, B. H. (2008). Know thyself and become what you are: A eudaimonic approach to psychological well-beingJournal of happiness studies9(1), 13-39.


Reyyan Tekin

2019 yılı Temmuz ayında Üsküdar Üniversitesi Psikoloji bölümünden yüksek onur ile mezun oldum. Lisans yıllarımda NP Beyin Hastanesi’nde, İstanbul Üniversitesi’nde, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde, RAM, huzurevi ve rehabilitasyon merkezlerinde staj yaptım. Birçok kongrenin düzenlenmesinde görev aldım ve bir poster sunumu ile iki sözlü sunum yaptım. En büyük tutkum ise gezmek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.