Bağırsaklarımızdaki Mikroevren: Mikrobiyota

Bağırsaklarımızdaki Mikroevren: Mikrobiyota

Vücudunuzda küçük bir evren taşıdığınızı biliyor muydunuz? Evet bu evren bağırsaklarınızda bulunuyor ve o karanlık ortamın içi aslında bilim dünyası için çok aydınlık bir araştırma alanı. 21. yüzyılda baş döndürücü hızla ilerleyen moleküler teknikler ve bunlar sayesinde gerçekleştirilen büyük projeler sayesinde bağırsaklarımızda bizlerle beraber yaşayan canlı sayısının 3,8 trilyon bakteri olduğu görülmüştür. Bu sayı gerçekten muazzam bir büyüklük. Bu canlıların toplam yüzey alanı 400 metrekare yani yaklaşık bir tenis kortu büyüklüğünde, toplam kütlesi ise 0,2 kg kadardır. İşte bizler bunlarla beraber yaşayan süperorganizmalarız. Bunların birbirleriyle ve bizlerle ilişkilerini düşünürsek çözülmeyi bekleyen gizemli bir evren.

Nedir Bu Mikrobiyota?

Bağırsaklarımızda bizimle yaşayan tüm mikroorganizmalara, mikrobiyota deriz. Aslında bağırsak floramızdır mikrobiyota. Mikrobiyotamızın kahir ekseriyetini bakteriler oluşturur yani floranın çoğunluğu bakterilerin elindedir. Floramızın patronu bakterilerdir. Virüsler, mantarlar ve diğer ökaryotik canlılar da bulunmuyor değil. Mikrobiyotada çoğunluğu elinde tutan ve yöneten bakterilerin %90’ını oksijensiz solunum yapan “Firmicutes” ile gram negatif özellikte “Bacteroidetes”ler oluşturuyor. Normalde Firmicutes ve Bacteroidetes’ler rahatsız etmediğimiz sürece bizlerle mutlu mesut yaşarlar. Floramızdaki bu bakteriler belirli bir oranda faydalı ve zararlıdırlar.

Faydalı/zararlı bakteri oranı azaldığı duruma “mikrobiyal disbiyozis” denir ve bu durumda bağırsakta kaos başlar. Yani bağırsakların iyi çalışması bozulmuştur artık, hastadır. Bağırsağın bu kötü süreci ne yazık ki vücutta birçok hastalığın tetiğini çeker. Obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları, depresyon gibi nöropsikiyatrik hastalıklar, çölyak hastalığı, Crohn hastalığı, ülseratif kolit, Parkinson hastalığı gibi birçok hastalık ile ilişkileri gösterilmiştir. Mikrobiyota gelişimindeki ve değişimindeki etkenler normal doğum, anne sütü ile beslenme, prebiyotik/probiyotik alınması, bakterilere maruziyet, yaşlanma, düzenli ilaç kullanımı, hedefi geniş antibiyotik kullanımı, sigara içilmesi, stresli yaşam ve diyettir. Bu etkenler bağırsaklarımızdaki küçük evrende büyük değişiklikler meydana getirecektir.

Bozulmuş Mikrobiyota Obeziteye Yol Açabilir!

Günümüzde gelişmiş ülkelerde obezite, metabolik sendrom ve tip 2 diyabet artışı dikkat çekicidir. Bu hastalardaki bağırsak mikrobiyotasında yapılan araştırmalarda başlıca Bacteroidetes’lerin artışı ve buna karşılık Firmicute cinsindeki bakterilerin azalışı vardır. Bacteroidetes/Firmicutes oranının kan glikoz düzeyi ile doğru orantılı olduğu da görülmüştür. Yani şeker ağırlıklı beslenmek flora düzenini bozuyor ve pek de istemediğimiz gram negatif özellikteki çoğunlukla Bacteroidetes’leri besleyerek floranın hâkim gücü haline getiriyor. Gram negatif türde bakterilerin oranca artması ve florada kontrolü ele almaları sonucu yapılarında taşıdıkları endotoksin denilen LPS molekülü de artmış olacaktır. Özellikle bu molekül vücudumuza sızabilmeyi başarırsa, vücudumuzun bu yabancı molekülü tehlikeli algılayacağı “inflamasyon” denen tepkime zincirini başlatır. Yani bize yabancı endotoksin (LPS), vücudu böylece teyakkuza geçirir.

İşte bu noktada ilaveten alınan alkol ile stres ve sigara gibi çevresel etkenler insanlarda bağırsak epitel hücreleri arasındaki sıkı bağlantı noktalarını bozar. Bu noktalar vücudun dış dünyaya açılan kapısı gibidir. Kontrollü şekilde gerekli maddelerin geçişini sağlar. Eğer hem bu bariyer bütünlüğü bozulmuş, hem de yediğimiz, içtiğimiz dahil bütün faktörler sonucu floramızı da bozmuşsak tehlike çanları çalar hale gelmiştir. Bağırsak florasındaki baskın hale gelmiş özellikle gram negatif bakterilerin yapısal ürünleri olan LPS’ler kolaylıkla bu bariyerlerden sızar. Vücutta devamlı hissedemediğimiz bir inflamasyon hali meydana gelir. Süreğen inflamasyon durumu nihayetinde insülin direncini oluşturacaktır. Artık birçok metabolik hastalık (diyabet, obezite) için risk başlamış olur.

Mikrobiyotayı Nasıl Koruyabiliriz?

Peki, bundan korunmak için ne yapalım? Yapılacaklar gayet basit. Hem bağırsak bariyerimizi korumalıyız alkolden, sigaradan, stresten kaçınarak; hem de endüstriyel yüksek şekerli gıdalardan uzaklaşarak, sebze meyve ağırlıklı, prebiyotik ve probiyotik içeren doğal ürünlerle beslenerek floramızı da güçlendirip zenginleştirmeliyiz. Günlük beslenmemizde probiyotik içeriği zengin besinleri mutlaka diyetimize eklemeye gayret etmeliyiz ve inülini de prebiyotik olarak kullanabiliriz. Örneğin turşu, evde hazırlanmış yoğurt, kefir, sirke ve konjuge linoleik asit içeren gıdalar aşırıya kaçmadan tüketilmelidir.

Sportif etkinlikler ise asla ihmal edilmemeli, düzenli egzersiz mutlaka yapılmalıdır. Böylece sonuçları zararlı olabilecek “Mikrobiyal Disbiyozis” halini yani bozulmuş bağırsak florasını iyileştirip, dengeye getirebiliriz. Diyabet, obezite başta birçok metabolik hastalığın tetiğini çeken olumsuz mekanizmaların başlamasını da durdurabiliriz.

Bağırsaklarım Mutlu, Ben De Mutluyum!

Bağırsak ve beyin arasındaki ilişkiye de bakacak olursak, burada da mikrobiyotamızın önemi büyüktür. Bağırsaklarımız ile beyin arasındaki bu iki yönlü iletişim otobanında “vagus siniri” dediğimiz 10. sinirimiz önemli rol alır ve bağırsaklardaki hormonal, sinirsel anlık değişimlerden beyni haberdar eder. Tüm bağırsak duvarımızdaki bu 10. sinir ile birlikte sempatik sinir sistemine,“enterik sinir sistemi” diyoruz ve neredeyse beyindeki sinir hücreleri kadar çok sayıda hücre barındırıyor. Bu yüzden günümüzde “ikinci beyin” diyenler de var.

Bağırsaklarımızda önceden bahsettiğimiz bu bakterilerin birbiriyle olan dengeli birlikteliği ve oranı çok önemlidir. Bu bakteriler sitokinler ve nörotransmitterler dediğimiz molekülleri üreterek beynimizdeki sinir hücreleri olan nöronlar üzerinde çeşitli etkiler meydana getirecektir. Depresyondan koruyan serotoninin yanı sıra dopamin, noradrenalin gibi molekülleri de ürettiği görülmüştür içimizdeki bakterilerin. Gereksiz yere kullanılan antibiyotikler bağırsaklardaki bakteri florasına zarar verirler. Bu şekilde üretilmesi gereken kimyasal moleküller üretilemez ve bazı sorunlar ortaya çıkabilir.

Artık günümüzde psikiyatrik hastalıkların tedavisinde de mikroorganizmaların kullanılması “psikomikrobiyotik” adıyla planlanıyor. Önümüzdeki 10 yıl major depresyon, bipolar bozukluk gibi psikiyatrik hastalıkların anlaşılması ve tedavisi için mikrobiyotanın beyinle olan eşsiz ilişkisi nörobilimcilere ilgi odağı olacak gibi gözüküyor.

Bozulmuş Floraya İlginç Bir Çözüm: Fekal Mikrobiyota Transplantasyonu

Günümüzde sağlıklı tespit edilen insanlardan alınan feçesin (gaita, dışkı) bazı işlemlerden geçirilerek süspansiyon haline getirilmesiyle çeşitli yollarla (enema, kolonoskopi gibi) hasta kişilerin bağırsaklarına yerleştirilmesi esasına dayanır. Amaç hasta kişilerin bağırsak floralarını düzenleyerek, hastalığın şiddetini azaltmak veya kökten çözmektir. Günümüzde genellikle antibiyotik kullanımı sonrası gelişmiş olan ancak tıbbi tedaviye dirençli seyreden Clostridium difficile enfeksiyonuna bağlı gelişen ishal tedavisinde altın standart olmuştur. Ayrıca huzursuz bağırsak sendromu, kronik kabızlık, depresyon, obezite ve diyabet tedavisinde de umut vaat ediyor gibi görünüyor. Ancak uygulama şeklinin zorluğu, sağlıklı dediğimiz kişilerde yanılabilecek olmamız, uzun dönemde etkilerinin ne olacağının bilinmemesi nedeniyle metabolik hastalıklar üzerinde başarısı veya başarısızlığı daha çok araştırılmalıdır.

Sonuç olarak sloganımız “Sağlam vücut, sağlam mikrobiyotada bulunur” olmalıdır. Bizler bağırsaklarımızdaki taşıdığımız mikroevrende bizimle yaşamaya çalışan o canlılarla olabildiğince karşılıklı iyi ilişkiler kurmalıyız. Birlikte kurduğumuz bu ekosistemin korunmasına dikkat etmeliyiz. Uygun probiyotikleri de içeren beslenme programı ve düzenli egzersizlerle bunu başarabiliriz. Probiyotikler için ise bilim dünyasında cevabı bekleyen bazı sorular mevcuttur. Örneğin bunlar tek/çoklu bakteriyel tür olarak mı kullanılmalı, verilecek doz aralığı nedir, hücre ekstreleri işe yarar mı, bağırsaklarda uzun süre kalması nasıl sağlanabilir gibi birçok soru üzerinde daha çok düşünülmeli ve çalışılmalıdır.

Hipokrat’ın da dediği gibi “Bütün hastalıklar bağırsakta başlar. Bağırsak hasta ise, vücudun geri kalan kısmı da hastadır.”

Hazırlayan: Bartu Yiğit Çalık

Kaynaklar

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4991899/

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21681087

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21807932

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24997043

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/29492874
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25818484
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28806201
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28164854
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/31015106
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28925886
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4411160
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/29076444

Bartu Yiğit Çalık

Eskişehirliyim. İlkokul, ortaokul, liseyi Eskişehir'de okudum. Şu an Eskişehir'de tıp fakültesinde okumaktayım. Tıp başta olmak üzere, farklı alanlardaki bilimsel gelişmeleri de olabildiğince okuyup takip ederim. Ayrıca tarih öğrenmeyi ihmal etmem. Hobilerim bahçecilik, trekking, yüzme, balık tutma ve kendi çapımda fotoğrafçılıktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.