tarafından eklendi tarafından eklendi

“Yalnızlıktan Ölmek” Diye Bir Şey Gerçekten Var

Herkesin kendine göre bir yalnızlık tanımı vardır. Mesela Kafka yalnızlığın “mutluluk” olduğunu söyler. “Sahip olduğum her şeyi yalnızlığıma borçluyum.” diye de ekler. Kimileri de yalnızlığı “insanın insana verebileceği en değerli hediye” olarak görür. Ancak yalnızlık her zaman böylesine romantik değildir. Bir de yalnızlığın karanlık tarafı vardır. Kimsenin tatmak istemediği acı dolu bir yanı… Yalnızlık, içine düşenlerin çıkmakta zorlandığı dipsiz bir kuyudur âdeta…

İster mecburiyet olsun isterse bilinçli bir tercih, yalnızlık hayatın içinden bir şeydir. Aşk kadar arkadaşlık kadar doğal ve kaçınılmaz bir şey… Ben kısa süreli yalnızlığın kendine özgü bir büyüsü olduğunu düşünenlerdenim. Su kadar hava kadar gerekli olduğuna inanıyorum. Ama bunun uzun vadede sürdürülebilir bir şey olmadığını da biliyorum. Üstelik bunu sadece ben söylemiyorum, bilim de benimle aynı fikirde! Yalnızlığın size sunulan bir armağan olduğunu düşünüyorsanız ya da yalnızlık bir şekilde konfor alanınız haline geldiyse, bunun korkunç bir maliyetle gerçekleştiği konusunda sizi temin etmeme izin verin, kahvenizden bir yudum alın ve okumaya devam edin.

Hikikomori Sendromu: Japonya’da Kayıp Bir Nesil

Hepimizin günlük hayatın koşuşturmalarından bıkıp usandığı anlar mutlaka oluyordur. Sabah erkenden kalkıp akşama kadar çalışmak, bir sürü insanla uyum ve iletişim içinde olmak, üstelik bunu her gün tekrarlamak hiç kolay değil. Dönem dönem ailemizden, çevremizden, yaşadığımız şehirden, yaptığımız işten koşarak uzaklaşmak istiyoruz. Bazen de etrafımızdaki sahte kalabalıktan arınmak, bir anlamda insan detoksu yapmak için kendimizi toplumdan soyutluyoruz. Buraya kadar okuduklarınıza hiç yabancı olmadığınızı, sizin de zaman zaman insanlarla aranıza mesafe koyma ihtiyacı duyduğunuzu biliyorum. Ancak sosyal izolasyon bazen çok ileri boyutlara varabiliyor. İnsanlar, iş ve eğitim hayatına son verebiliyor; arkadaşları, ailesi ve akrabalarıyla bütün bağlarını koparabiliyor. Bu duruma tıpta “Hikikomori sendromu” adı veriliyor. Bu sendrom, 2013 yılında Japonya’da 1 milyondan fazla insanı etkiledi. Bunun büyük çoğunluğunu ise gençler oluşturuyor. Hikikomorili gençler, hayattan elini ayağını çekiyor ve neredeyse tüm vaktini odasında bilgisayar başında geçiriyor. Kendisini yıllarca odasına kapatanlar bile var. Bu kişiler, çevresinde çok sayıda insan olsa bile kimseyle sosyal paylaşımda bulunmayı tercih etmiyor ya da çok az iletişim kuruyor. Toplumdan uzak yaşadıklarında kendilerini daha rahat ve güvende hissettiklerini söylüyorlar. Hayatlarını sadece evle sınırlamak ve insanlarla iletişim kurmaktan kaçınmak ilk başlarda onlara konforlu geliyor. Ancak evde geçirilen sürenin artmasıyla birlikte stres, öfke ve yalnızlık duygusu da giderek artıyor. Bu durum, depresyon ve kaygı bozuklukları gibi pek çok ruhsal sorunu da beraberinde getiriyor. Son yıllarda hem doğu hem de batı ülkelerinde Hikikomori sendromu tanısı alan kişilerin sayısında önemli bir artış görülüyor.

Yalnızlıktan Ödün Vermemenin Ağır Bedeli

Çoğumuz yalnız yaşamaktan, yalnız ölmekten korkarız. Çevremizdekilerle kendimizi değerli ve güvende hissettiğimiz ilişkiler kurmak isteriz. Toplumdaki diğer insanlarla birtakım ortak amaçlar doğrultusunda bir araya geliriz. Onlarla iletişim ve iş birliği içerisinde hareket etmemiz gerekir. Hem hayatta kalmak hem de türümüzün devamlılığını sağlamak için sosyal etkileşimlere ihtiyaç duyarız. Öte yandan diğer insanlarla kurulan bağlar, fiziksel ve mental sağlığın korunmasında da önemlidir. Güçlü sosyal ilişkileri olan kişilerde erken ölüm riski daha düşüktür. Üstelik bu kişiler, demans başta olmak üzere pek çok nörolojik hastalıktan da korunuyor. Sosyallik, kişinin sağlık davranışlarına da yön veriyor. Sosyal hayatı zengin olan kişiler, sağlıklı yaşama konusunda kendilerini daha motive hissediyor. Bu kişiler hem uyku kalitesine hem de beslenme alışkanlıklarına daha çok dikkat ediyor. Egzersiz yapıyor, aşırı yemek yemiyor, sigara ve aşırı alkol tüketiminden kaçınıyorlar. Üstelik bu kişilerin tıbbî tavsiyelere uyum düzeyleri daha yüksektir.

Son yıllarda dünyada sosyal ve demografik anlamda pek çok değişiklik meydana geldi. Geniş ve kalabalık ailelerin yerini çekirdek aileler aldı. Hem kadın hem de erkeklerde evlenme yaşı yükseldi. TÜİK verilerine göre, ülkemizde resmî olarak ilk evliliğini 2020 yılında yapmış olan kadınların ortalama evlenme yaşı 25,1 iken erkeklerin ortalama evlenme yaşı 27,9 oldu. Ayrıca ülkemizde boşanma oranları da arttı. Artık her üç evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyor. Yaşanan teknolojik gelişmelerle birlikte internet, hayatımızda daha fazla yer kaplamaya başladı. İnsanlar, beğenilme ve takdir edilme arzularını sosyal medyadan karşılama konusunda âdeta birbiriyle yarışır halde. Bütün bu etkenler, insanların sosyal ilişkilerinde zayıflamaya yol açtı. Toplumdan izole halde yaşamak yeni bir yaşam biçimi oldu. Sosyal izolasyonla birlikte hızlı bir yalnızlaşma süreci başladı.

Sosyal izolasyon ve yalnızlık hem beden hem de ruh sağlığını olumsuz yönde etkiliyor. Yalnızlıkla ilişkili sağlık sorunlarının başında kalp-damar hastalıkları geliyor. Yalnızlık, koroner kalp hastalığı (CHD) gelişimi üzerinde anksiyete ve iş stresi kadar önemli bir risk etkeni haline geldi. Sosyal izolasyon ve yalnızlık; CHD riskini %29, inme riskini %32 oranında artırıyor. Eşi veya yakın arkadaşı olmayan kişilerde CHD gelişim riski, bir partneri olanların neredeyse üç katıdır.

Yalnızlık, genç bireylerde zamanla toplam periferik damar direncini (TPR) artırıyor. TPR’deki artış, 40 yaş ve üzerindeki bireylerde sistolik kan basıncının normalden daha yüksek seyretmesinin ana sebebi olarak biliniyor. TPR’deki artışla birlikte arterler sertleşiyor ve sistolik kan basıncı yükseliyor. Bu durum, yalnız bireylerde orta ve ileri yaşlarında yüksek tansiyon gelişim riskini önemli ölçüde artırıyor.

Sosyal izolasyon ve yalnızlık, stresin kronikleşmesine neden olan etkenlerden biridir. Vücutta stres yanıtları, Hipotalamus-Hipofiz-Adrenal (HPA) aksı ve sempatik adreno-medüller sistem tarafından düzenlenir. Stres yaratan bir durum karşısında HPA sistemi aracılığıyla böbrek üstü bezlerinin dış kısmından (adrenal korteks) kortizol salgılanır. Kandaki kortizol düzeyleri sirkadiyen ritmi takip eder. Buna göre kanda kortizolün en yüksek olduğu dönem sabah saatleridir. Akşama doğru kandaki kortizol seviyesi düşer. Çalışmalar, yalnız bireylerde HPA sisteminin faaliyetinde artış meydana geldiğini gösteriyor. Bu kişilerde sabah saatlerinde kandaki kortizol düzeyi normalden daha yüksektir. Ayrıca kortizol reseptörlerinin duyarlılığında azalma meydana gelmiştir.

Vücutta kortizol düzeylerinin sürekli yüksek seyretmesinin bir bedeli vardır.  Kortizol, endotel hücreleri tarafından nitrik oksit (NO) üretimini azaltıyor. Oysaki NO’nun hem yüksek tansiyona hem de ateroskleroza (damar sertliği) karşı koruyucu etkisi bulunuyor. Ayrıca yüksek kortizolün vücutta inflamasyona neden olduğu biliniyor. İnflamasyonun uzun süre devam etmesi kanser, ateroskleroz, diyabet ve nörodejenerasyon başta olmak üzere pek çok kronik hastalığa zemin hazırlıyor.

Sosyal İzolasyon ve Yalnızlık Erken Ölüm Riskini Artırıyor!

Yalnız yaşamak, kendini eve kapatmak, kısıtlı bir sosyal ağa/çevreye sahip olmak ve insanlarla sosyal ilişki kurmamak, sosyal izolasyonun göstergeleri olarak kabul ediliyor. Yalnızlık ise duygusal boyutu olan subjektif bir kavram. Kişi, çevresindeki insanlarla istediği düzeyde sosyal ilişki kuramadığında bundan memnuniyetsizlik duyuyor ve kendini yalnız hissetmeye başlıyor. Ancak sosyal izolasyona her zaman yalnızlık eşlik etmiyor. Kişinin sosyal izolasyonu nasıl algıladığı ve içselleştirdiğine bağlı olarak hissettiği yalnızlığın boyutu değişiyor. Bazen kişi yalnız olmayı, ailesiyle ve arkadaşlarıyla çok sık görüşmemeyi, hayatını sınırlı sayıda insanla sürdürmeyi bilinçli olarak tercih ediyor ve bundan mutluluk duyuyor. Kendini iyi hissetmediği bir kalabalığın içinde olmaktansa somut bir yalnızlığı daha cazip buluyor. Bu durumu “değerli yalnızlık” olarak görüyor. Kimisi ise oldukça geniş bir sosyal çevreye sahip olmasına rağmen kendini yalnızlığa itilmiş halde buluyor.  Sonuç olarak yalnızlık, sosyal ilişkilerin niceliğinden çok kalitesiyle ilgilidir.

Sigara, hareketsiz yaşam tarzı, obezite, madde bağımlılığı ve hava kirliliği gibi etkenlerin erken ölümlere sebebiyet verdiği zaten biliniyordu. Son dönemde sosyal izolasyon ve yalnızlığın da hayatî risk teşkil ettiği yönünde çalışmalar ortaya kondu. Buna göre, sosyal açıdan izole olan ve buna bağlı olarak yalnızlık hissi duyan kişilerde erken ölüm riski daha yüksektir. Yalnızlık yaşamak, ölüm riskini %32 oranında artırıyor. Öte yandan toplumdan kopuk yaşamasına rağmen kendini yalnız hissetmeyen kişiler erken ölümlere karşı daha az risk taşıyor.

Günümüzde insanların yaşam süresi beklentisi önemli ölçüde değişti. İnsanlar artık daha uzun yaşıyor. 60 yaş ve üzerindeki kişilerin sayısı 1950’li yıllardakinin neredeyse üç katı. Yaşla birlikte yalnızlığın görülme sıklığının arttığı bilinse de sosyal izolasyon orta yaştaki bireylerin fiziksel sağlığını daha çok etkiliyor. Yalnız yaşayan ya da algıladığı yalnızlık düzeyi yüksek olan orta yaştaki bireylerin erken ölüm riski aynı durumdaki yaşlı bireylerden daha yüksektir. Bu bulgu, sosyal izolasyonun sağlık üzerindeki yıkıcı etkilerinin yaşlı bireyler üzerinde daha yüksek olduğu yönündeki görüşü çürütmüş durumda. Yalnız yaşayan ya da kendini yalnız hisseden genç ve orta yaştaki bireylerin kendi sağlığını tehlikeye atacak alışkanlıklar edinme ihtimali daha fazladır. Ayrıca bu yaşlarda kişiler tıbbî bir tedaviye başvurmaktan kaçınırlar. Bir sağlık sorunları olsa bile çoğunlukla doktora gitmezler. Bu nedenle tedavinin geciktiği durumlar ortaya çıkar. Öte yandan emeklilikle birlikte insanlar fiziksel sağlığına daha fazla özen gösterir, en ufak bir sorunda bile koşa koşa hastaneye giderler. Bu durumun yaşlı bireylerde fiziksel sağlığın korunmasında ve yalnızlıkla ilişkili ölüm riskinin azalmasında etkili olduğu düşünülüyor. Ancak aynı şey mental sağlık için geçerli değil. Bilindiği üzere kişi, ömrünün büyük çoğunluğunu işte geçiriyor. Çalışma hayatı, insana sosyalleşmek adına pek çok fırsat sunuyor. İş yemekleri, davetler, seminerler ve arkadaşlarla yapılan çeşitli etkinlikler, kişinin toplumla bütünleşmesini sağlıyor. Emeklilikle birlikte kişi hem iş ortamından ve arkadaşlarından kopuyor hem de halka açık alanlarda daha az vakit geçirmeye başlıyor. Böylece kişinin topluma aidiyet duygusu azalıyor. Bu durum, fiziksel sağlığını etkilemese de depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunların gelişimine neden oluyor.

Yalnızlıkla Başa Çıkabilmek Mümkün mü?

İnsanlar arasındaki sosyal ilişkilerin gün be gün azalmasıyla bu konu sağlık gündeminin en üst sıralarında yer almaya başladı. Artık yalnızlıktan ölme riski obezite, sigara veya yüksek tansiyondan ölme riskinden daha yüksek durumda. Araştırmacılar, eğer bu konuda bir şeyler yapılmazsa sosyal izolasyon ve yalnızlığın 2030 yılına kadar salgın hastalık boyutuna ulaşacağını tahmin ediyor.

Günümüzde yalnızlıkla baş etmede çeşitli yöntemler kullanılıyor. Bu yöntemler, kişiye sosyal destek sunarak onun sosyal becerilerini geliştirmeyi hedefliyor. Ayrıca bazı kişiler sosyal ilişkiler konusunda ön yargılı olabiliyor ve yanlış fikirlere kapılıyor. Yapılan bir çalışmada bilişsel davranışçı terapi yaklaşımının kişinin sosyal algısını değiştirmede ve yalnızlıkla mücadelede en etkili yöntem olduğu ortaya kondu. Bu anlamda meditasyon, yoga ve tai chi gibi yöntemlere de başvuruluyor. Ayrıca hayatta misyon sahibi olmak da önemli. Kendine hedefler koyan ve ona ulaşmak için çalışan kişiler kendini daha az yalnız hissediyor. Bilim insanları, bir yaşam amacına sahip olmanın kişinin hayatına anlam katacağını ve yalnızlığın etkilerini azaltmada etkili olacağını düşünüyor.

Hazırlayan: Nilüfer Zengin

Kaynaklar
https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/25910392/
https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28903579/
https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/33820592/

Nilüfer Zengin

Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü'nden 2017 yılında mezun oldum. Şu anda Dokuz Eylül Üniversitesi Sinirbilimler Anabilim Dalı'nda yüksek lisans yapıyorum. Baş ağrısı, kronik ağrı, beyin biyofiziği ve nöropsikoloji temel ilgi alanlarımı oluşturuyor. Daha çok klinik ve kognitif sinirbilim çalışsam da hücresel sinirbilimlerle ilgili okumalar yapmayı da seviyorum. Yardımcı olmamı istediğiniz herhangi bir konuda bana nilufer.zengin55@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.