tarafından eklendi tarafından eklendi

Mağara Sendromu – Pandemi Sonrası Eski Normale Dönüş Sürecinde Bizi Neler Bekliyor?

Hızlı bir normalleşme sürecine girdik. Açık alanlarda maskeler atıldı, sosyal mesafe kuralı anlamını yitirdi. Kafeler ve restoranlar tam kapasiteyle hizmet vermeye başladı. İnsanlar âdeta 1,5 yılın acısını çıkarırcasına buralara akın ettiler. Tatil beldeleri yerli ve yabancı turistlerle doldu taştı. Nişan ve düğün organizasyonlarında rekor sayıya ulaşıldı. Eş, dost, akraba ziyaretleri büyük bir ivme kazandı. Bir süreliğine rafa kaldırdığımız davranışlar yeniden hayatımızdaki yerini aldı: birini görünce el sıkışmak, kucaklaşmak gibi. Bense bu yeni düzene henüz ayak uyduramadım. Pandeminin başından beri tüm kurallara azami ölçüde dikkat ediyorum, iki doz aşımı çoktan oldum. Ama yine de “ya virüse yakalanırsam” endişesinden bir türlü kurtulamıyorum. Üstelik hastalığa yakalansam bile hafif atlatacağımı bilmeme rağmen…

Covid-19 Pandemisi Bizi Mağara İnsanına Çevirdi!

Geçenlerde uzun bir aradan sonra ilk kez bir arkadaşımla kafede buluşmaya gittim. İçeri girer girmez etrafa şöyle bir göz gezdirdim. Aklımın bir köşesinde kalabalıktan olabildiğince uzak durmam gerektiği düşüncesi yazılıydı. Gözüme sakin bir yer kestirdim, arkadaşımla oraya oturduk. Bir yandan onunla sohbet ederken bir yandan da etrafı takip ediyordum. Oturduğumuz masanın yakınlarına birileri oturduğunda istemsizce tedirgin oldum. Kendimi tehdit altındaymışım gibi hissettim. Öksüren, hapşıran birileri olduğunda elim istemsizce o sırada açık olan maskeme gitti. Sonrasında içerde maskeyle oturmaya başladım. Bu böyle daha ne kadar devam edecek bilmiyorum. Sanki hiçbir zaman eski normalime dönemeyecekmişim gibi hissediyorum. Maskesiz bir hayat artık mümkün değilmiş gibi geliyor. Neyse ki yalnız değilmişim! Scientific American dergisinde yayımlanan bir araştırmanın sonuçları içime su serpti. Bu araştırma, aşılamanın hızlı gerçekleştiği ülkelerde insanları bekleyen yeni bir soruna işaret ediyor: “Mağara Sendromu (Cave Syndrome)” Buna göre, aşılı bireyler sosyal izolasyonu sürdürme eğilimi gösteriyor. Arkadaşlarından, iş ortamlarından uzun süre ayrı kalan kişiler, tamamen aşılanmış olsalar bile eski kamusal rutinlerine geri dönmekte zorluk çekiyorlar.

Andrea King Collier, mağara sendromu için örnek gösterilen kişilerden biri. Kendisi Kasım 2020’de koronavirüs enfeksiyonu geçirdi. Virüse karşı doğal bağışıklık kazanmış olsa da vücudundaki antikorların onu ikinci bir enfeksiyondan koruyacağından şüphe etmeye başladı. Bir an önce aşı olabilmenin yollarını aradı, bulabildiği her aşı dağıtım merkezine kayıt yaptırdı. Sonunda Şubat 2021’de Biontech aşısının ikinci dozunu oldu. Öte yandan, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi oldukça heyecan verici bir açıklamada bulunmuştu. Buna göre, aşılı kişiler 8 Mart itibariyle pandemi öncesi yaşantılarına geri dönebilecekler, kapalı mekanlarda bile maske takmadan bir araya gelebileceklerdi. Bu açıklama Amerika genelinde büyük sevinç yaratsa da Collier, hayalini kurduğu o özgürlük duygusunu yaşayamadı hatta enfeksiyondan daha fazla korkmaya başladı. O, hayatı bir pandemi balonunun içinden seyretmeye devam ediyor. Henüz bir restorana gidip yemek yemedi, kimseyle görüşmedi. Pandemiden önce seyahat etmeyi çok seven biriyken artık yakın gelecekte uçağa binmenin hayalini bile kuramıyor.

Mağara Sendromu Bir Hastalık Değil Olağan Bir Süreç

Uzmanlar, mağara sendromunun psikiyatrik bir hastalık ya da tanı olmadığının altını çiziyor. Bu, sadece bir geçiş dönemi. Oldukça doğal bir süreç. Northwestern Üniversitesi’nde psikiyatri ve davranış bilimleri profesörü olan Jacqueline Gollan, yeni normale uyum sağlamak için zamana ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Pandeminin getirdiği değişikliklerin günlük hayatımızın hemen her alanında belirgin yansımaları oldu. Hastalığa yakalanma hatta bu yüzden ölme riskiyle karşı karşıya kaldık. Bu gerçekle yaşamak, bizi yoğun kaygı ve korku duygusuna mahkum etti. Üstelik aşılanmak bile bu duygunun üstesinden gelmeye yetmiyor. Hatta aşılı bireylerin bu korkuyu yenmesi daha zor bile olabilir. Çünkü onlar riskler ve olasılıklar üzerine gereğinden fazla kafa yoruyor.

Amerikan Psikoloji Derneği’nin yaptığı bir anket çalışmasına göre, katılımcıların yüzde 49’u pandemi sonrasında insanlarla yüz yüze etkileşim kurmaktan rahatsızlık duyacağını ifade ediyor. Üstelik Covid-19 aşısı olanların yüzde 48’i de aynı şekilde düşünüyor. Pandeminin bu uzun süreli psikolojik etkileri aslında sürpriz değildi. Mayıs 2020’de British Columbia Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı Anxiety dergisinde bir çalışma yayımladı. Buna göre, pandeminin ortalarında insanların yaklaşık yüzde 10’unun Covid-19 stres sendromu geliştireceği tahmin ediliyordu.

Oregon Üniversitesi’nde psikiyatri doçenti olan Alan Teo, pandemideki gerçek risk miktarı ile insanların algıladığı risk arasındaki farklılığa dikkat çekiyor: “Covid-19 kaynaklı ölüm riski üzerinde o kadar çok duruluyor ki, insanların yalnızlık ve sosyal izolasyon yüzünden de ölebilecekleri göz ardı ediliyor. Teo, pandemi sürecinde edindiğimiz alışkanlıkları (maske takmak, fiziksel ve sosyal mesafeyi korumak, gündelik yaşantımızı minimum insanla idame ettirmek gibi) bırakmanın zorluğuna da vurgu yapıyor. Sinirbilimci Elliot Berkman, “Uzun süreli alışkanlıklar, sinirsel bir seviyede yerleşmiş olup belirli bir nöron grubu baskın hale gelmiştir. Alışılmış bir şeyi yapmayı bırakmak, yeni bir şey yapmaya başlamaktan daha zordur.” sözleriyle destekliyor onu. Uzmanlar, var olan alışkanlığı bırakmak için belirli bir zaman çerçevesi çizmiyor. Kişilik özellikleri, motivasyon kaynağı ve mevcut koşullar gibi pek çok etken bu süreyi etkiliyor.

Artılarıyla Eksileriyle Bir Pandemiyi Geride Bırakmak Üzereyiz

İnsanların pandemi öncesindeki hayatlarına geri dönme konusunda direnç göstermesi farklı nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Pek çok insan hastalığa yakalanmaktan duyduğu korkunun sosyalleşme istek ve arzularının önüne geçtiğini söylüyor. Bir grup insan ise pandemide elde ettikleri pozitif kazanımları bırakmak istemiyor. Evet, yanlış duymadınız! Her ne kadar pandeminin bizden alıp götürdüğü maddi/manevi çok şey olsa da sağladığı kolaylıkları da unutmayalım. Maske takmanın insanı görünmez kılan, özgürleştiren bir yanı yok mu sizce de? Maskenin üstüne bir de güneş gözlüğü taktığımızda yolda yürürken birinin bizi tanıması neredeyse imkansız. Böylece sevmediğimiz insanlarla muhatap olmak zorunda kalmıyoruz, pazara/markete en salaş halimizle gitmekten çekinmiyoruz. Maske taktığımız için makyaj yapma gereği de duymamaya başladık. Şimdi burada “Ben makyajı başkalarına güzel görünmek için değil, kendimi iyi hissetmek için yapıyorum.” diyenler de olacaktır elbette. Sözüm meclisten dışarı. Çevremizdekiler, onları en iyi en güzel halimizle karşılamamızı bekliyor. Bu beklenti, bizi sürekli mükemmel görünmeye mecbur ediyor. Pandemi sayesinde yüzümüzdeki porselen görüntüden arındık, doğallığın dayanılmaz hafifliğinin tadına vardık.

Yakın bir arkadaşım pandemiyle ilgili deneyimlerini şöyle dile getiriyor: “Önceden yolda yürürken şarkı mırıldandığımda yanımdan geçen insanlar tuhaf tuhaf bakarlardı. Maske sayesinde kimsenin anlamsız bakışlarına maruz kalmıyorum. Dahası da var! Otobüste/dolmuşta rahat rahat esneyebiliyorum, aklıma komik bir şey gelince özgürce gülümsüyorum, birileri beni deli zannedecek diye bir korkum yok artık. Yüz kaslarım resmen özerkliğini ilan etti.”

California Üniversitesi’nde lisans öğrencisi olan Genesis Gutierrez de pandeminin getirdiği yaşam tarzını oldukça sevenlerden. Pandemi sayesinde para biriktirme fırsatı yakaladığı için mutlu. “Pandemi bittiğinde okul için tekrar Los Angeles’a taşınmam gerekecek. Evden de alabildiğim derslere gidebilmek için gülünç derecede pahalı olan bir daireye para ödemek zorunda kalacağım. Pandemi döneminde evden çalışabildim, akademi dışında da bir şeyler yapabildim ve kendim hakkında daha fazla şey öğrenebildim.” derken hiç de haksız sayılmaz hani. Ayrıca pandemi bittiğinde dağınık topuzla, pijamayla ders dinleme lüksümüzü de kaybetmiş olacağız. Bir tıkla dünyanın öbür ucundaki seminerlere, kongrelere ulaşamayacak, kendimize ayırabileceğimiz koca bir vakti trafik için harcayacağız.

Mağara Sendromunu Nasıl Yeneceğiz?

Dr. Teo, teknolojideki gelişmelerin Hikikomori sendromu gelişimi riskini artırdığını söylüyor. Hikikomori’de insanlar 6 ay veya daha uzun süre sosyal hayattan kopuk yaşıyorlar. Tam bir sosyal çekilme hali söz konusu. Hikikomori, etkileri itibariyle kısmen de olsa agorafobi (açık veya kalabalık alan korkusu) ile benzerlik gösteriyor. Teo’ya göre Covid-19’la birlikte gelen yalnızlık ve sosyal izolasyon, Hikikomori ve agorafobi için önemli bir risk etkeni. Özellikle de ergenler ve genç yetişkinler en büyük risk grubunda yer alıyor.

Pandemi sürecinde evden dışarı çıkmaktan korkar hale geldiyseniz ya da mağara sendromundan şikayet ediyorsanız size birkaç tavsiyemiz olacak. Yazının başında da söylediğim gibi, mağara sendromunun en iyi ilacı zaman. Eğer zamanla durumunuzda bir değişiklik olmuyor, tabloya depresyon, anksiyete veya tükenmişlik de ekleniyorsa bir uzmana başvurun. Şiddetli anksiyete vakalarında bilişsel terapi gibi psikoterapi yöntemlerinin etkili olduğu biliniyor. Psikoterapide amaç, sizi aşamalı bir şekilde stresli durumlara maruz bırakarak korkunuzu gidermektir. Bazen ilaç kullanımı da gerekebilir.  Bu süreçte çoğu insan gibi siz de yaşam amacınızı kaybetmiş olabilirsiniz. Dr. Gollan; meditasyon yapmak, dua etmek, müzik dinlemek ya da bir müzik aleti çalmak gibi etkinliklerin amaç duygusunu yeniden kazanmada faydalı olabileceğini söylüyor.

Son olarak, unutmayın ki şu an düşünce sisteminiz sağlıklı çalışmıyor, her şeyi olduğundan daha kötü görüyorsunuz. Zamanla her şey daha iyi olacak. Son dönemde yeni varyantların ortaya çıkmış olması endişe verici olsa da elimizde etkinlikleri kanıtlanmış çok güçlü aşılar var. Aşınızı olun ve bağışıklık sisteminize güvenin. Bırakın hayat bildiği gibi gelsin…

Hazırlayan: Nilüfer Zengin

Kaynaklar
https://www.scientificamerican.com/article/cave-syndrome-keeps-the-vaccinated-in-social-isolation1/

Nilüfer Zengin

Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü'nden 2017 yılında mezun oldum. Şu anda Dokuz Eylül Üniversitesi Sinirbilimler Anabilim Dalı'nda yüksek lisans yapıyorum. Baş ağrısı, kronik ağrı, beyin biyofiziği ve nöropsikoloji temel ilgi alanlarımı oluşturuyor. Daha çok klinik ve kognitif sinirbilim çalışsam da hücresel sinirbilimlerle ilgili okumalar yapmayı da seviyorum. Yardımcı olmamı istediğiniz herhangi bir konuda bana nilufer.zengin55@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.